Kök Aile

Kök aile ne tuhaf bir topluluk.

Seçimlerin onların isteklerine uymadığında

Yoksayan, uzaklaştıran, ve rest çeken?

Oysa insanın kendi kurduğu aile öyle mi?

Seni kendi seçimlerinle de destekleyebilenler.

Hem de çok insan lazım mı?

Seni senin seçimlerinle kabul edebilen 1-2 insan olduktan sonra,

Ay benimle olduktan sonra,

Yıldızın kuyruğuna çarpıyim demiş Orhan Kemal…

Satürn

Astrolojiye inanmayanlardan olmak isterim.

Satürn döngüsünü bilmemek mesela.

Her şey “unlearn” edilebilir

Sakin ol, bu da geçecek ya hu,

En azından ya satürn döngüsü, ya da astrolojiye inancın…

Trains

The trains in Germany keep having delays now.

Which makes a person that is hardly ever on time- later than ever.

Or perhaps, more on time for things that were out of the plan?

Rüyamdaki küçük kız

Rüyamda o küçük kızı gördüm, daha 7’ye basmamış.

Annesi ve babası kavga ederken yere oturup duvara yaslanmış, dizlerini göğsüne çekmiş, orada öylece duruyor. Ağlamıyor; kavgaları ve bağırışmaları kanıksamış.

Ama bir yerde de acı çektiğini tahmin edebiliyorum. Kavga işitmekten bıkkın.

Gidip saçlarını okşuyorum. “Büyüyünce hiç evlenmek istemiyorsun, değil mi?” diye soruyorum. Başını yukarı aşağı sallıyor.

Yaşı daha altı küsur — Piaget’nin işlem öncesi döneminde hâlâ. Doğum gününe az kalmış; yazın 7 olacak. Yazın artık “Somut işlemler evresi”ne geçecek. O zaman bazı şeyleri daha iyi anlayabilecek.

Mesela bir kız çocuğu tanırdım — yaşını tam bilemiyorum; yaşı işte çocuktu. Anne ve babasının her kavgasında onların ayrılmasını isterdi, boşanın diye gidip annesine yalvarırdı. Ama hep öyle değilmiş; erken çocukluk zamanlarında barışsınlar istermiş. Bakmış ki kavgalar hiç sönmüyor ve bu bir döngü. Çocuk o döngüyü anlayacak yaşa geldiğinde (ki yine yaşı çocuk — ilkokul çağları) “Boşanın anne, ne olur” diye yalvarırmış.

O kızı anımsattı bu küçük kız bana. Ama yaşı belki o çocuktan daha mı büyüktü, ne — rüyamdaki bu kız, birlikteliklerinin verdiği acıyı henüz algılayamamış olabilir. Rüyamda anne ve babasına “Hadi barışın” deyince mutlu oluyor gibi; hâlâ o uçsuz bucaksız kavgaların bitebileceğine kanabiliyor. Sınırda işte. Yakında o da bitsin, ayrılsınlar isteyecek; ama emin değilim şu an tam olarak nerede olduğundan. Hâlâ barışıp mutlu olabileceklerine inanan o çocuksu tarafı belki de daha baskın.

Başını okşuyorum. “Bir kız tanırdım, o da senin gibi kavga içinde büyümüş. Çok üzülürmüş ama büyüyünce çok güçlü bir kız olmuş. Sen de öyle olacaksın, merak etme,” diyorum.

O belki o an güçlü olmak istemiyor. Sadece kavganın yokluğunu istiyor.

Belki de çok öncelerde tanıdığım o kız gibi, iki ayrı evde kavgasız bir hayat hayal ediyor.

Belki de bunları düşünebilmek için hâlâ çok küçük.

Ama tek evde, bu kavgalarla hayat güzel geçmeyecek; bıkkınlığı yüzünden görülüyor.

O kızı bir daha görmek istiyorum. Onu kavgasız, neşeli müziklerle dolu yerlere götürüp dans ettirmek istiyorum. Bilmem… öyle işte.

Dar Vakitlerde Ananem

Seni özleyip hıçkıra hıçkıra ağlarken bile sadece ağlayamıyorum, ağlarken birazdan yapmam gerekenleri düşünüyorum. Birazdan toparlanıp eyalet içinde gitmem gereken 2 farklı şehir ve o iki farklı şehirde katılmam gereken toplantı ve deneyleri düşünüyorum. Ananemi özleyerek ve o duygulara boğularak bu işleri yapamam. Acıyı tekrar konserve edip, basınçla bastırmam lazım. Sıkıştırmalıyım acıyı tekrar. Fonksiyonel olmak için acıyı hissetme lüksüm yok.

Sonra da sorguluyorum. Ananeme olan sevdamı- yeryüzünde hissettiğim o en derin duyguları- hissetmemek için yaptığım onca şey… Ona olan sevgime yakışıyor mu?

Daha mı çok konuşabilmeliyim onu? Gözlerime yaşlar gelmeden, anabilmeliyim yüce anısını?

Ama mümkün değil çoğu zaman -şakaları hariç- her anıda biraz da acı gizli. Zor hayatı, sıkıntılı evliliği, 4 çocuğunu yetiştirirken bir de dağlara bahçelere yetişmesi… Dağlar derken Küre dağları….Oralara çıkartmış hayvanlarını… Annemler onun dağdan inişini gözlermiş okuldan sonra…

Bak yazarken gene gözlerim doluyor. Halbuki buna vaktim yok. Birazdan bir konferansa yetişmeliyim. Sulu gözlere, acılara vakit yok işte!

Ah o çocukluğumun en sevdiğim şiirinin şairi Behçet Necatigil…

Bazen ben de senin hayıflandıklarına benziyorum, istemesem de…

”Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.”

Ananem Hatice Ergün ve Annem – 1979, Ulus/Bartın

İsviçre’de Restoran Önerisi

İlk kez bir lezzet deneyimimi kaleme alıyorum ama bunu paylaşmadan edemeyeceğim.

Lozan’da Barış Antlaşması’nın imzalandığı sarayda yediğim vegan tatlı her ne kadar leziz olsa da, bu seyahatimden damağımda kalan asıl unutulmaz tat bambaşka bir yerden. İtalya’nın en iyi restoranlarında; Venedik’te, Roma’da ve Güney İtalya’da yediğim makarnalardan sonra daha iyisini bulabileceğim aklıma dahi gelmezdi. Ta ki o makarnayı yiyene kadar…

Lozan’daki son gecemde keşfettiğim, şehirden 18 km kuzeyde, Oron belediyesinde Türklerin işlettiği bir restoranı sizinle paylaşacağım. Hem servisi hem de yemekleri tek kelimeyle efsane. Eğer yolunuz düşerse (ki bu lezzet için yolunuzu kesinlikle düşürmeye değer) yiyeceğiniz ilk yemek mutlaka Tagliatelles Forestière olsun!

Restoranın ismi: La Croix Fédérale

Adresi: Route de Moudon 1, 1078 Essertes/Oron

https://www.lacroixfederale.ch/

Bon appétit! 🙂

”Bahça” ve Ölüm

Hatice Ergün’ün ölümsüz anısına özlemle…

Gene tesadüf eseri bir roman okuyorum. Biri sipariş etmiş, annem ona alırken bana da almış işte. Annemin her yıl en az 1-2 kez bana böyle aldığı kitaplar olur. Bazılarını okumam, ama 1 tanesini mutlaka okurum. Bu yılın talihlisi de ”Bahçıvan ve Ölüm” kitabı. Bu arada kitap Metis yayınlarından çıkmış, demek ki var bir meziyeti dedim.

Kitabın daha başlarındayım. Annem kitabı bana Hamburg’tayken hediye verdi, orada başladım. Şimdi Almanya’nın pek sevmediğim sanayi eyaleyindeyim, NRW… Burada devam ediyorum.

Bir cümle beni şakak kemiğimden vurdu. Öyle bir cümle ki varlığını bildiğim ama asla sebebini anlayamadığım bir düşünceyi anlatıyordu. Yıllardır sorguladığım o düşünce.

”Bahçede yapılacak iş olduğu sürece koruma altındaki bir alanda yaşarsın, mevsimlik bir ölümsüzlüğün tadını çıkarırsın. Şu anda yapılacak onca şey varken insan nasıl ölür? Kışın işler bitince ölünmeli.

Şubatın ikinci haftasında, meyvesiz ve sebzesiz kalmış bahçesi gibi, ananem de kendisini nadasa aldı. Ondan önceki yaz, ve öncesindeki 10 yıllar boyunca yazlar gibi, ”Bakalım kışa kalacak mıyım?”, ”Ben ölünce bu bahçalara kim bakacak” diyip de gitti.

What relationships have a positive impact on you?

The ones that really analyse you and show you where you can build on but also can compliment you at times.

Rule of Pi: Elimination of Friends (An introspective reflection)

Being a psychologist obviously brings introspective capabilities. I have came to realise my pattern of breaking bonds with people under three conditions;

  1. When they complain/make insuniating comments when one is late to a casual coffee date.
  2. When they choose to eat smelly animal products (chicken/beef or eggs) near me, when they clearly know I am a vegan. (They either do not have the empathy, or they do not respect me enough- either way; I feel ignored.)
  3. Luckily this happens very rarely- when people are more money oriented compared to our relationship. When they openly asks for the price they paid for coffee, a sandwich, or a ticket without giving you the time to pay back.

I choose to cut these people off directly without trying to tell them why it bothers me, because I believe these are all characteristic attitudes- to sum up, I dare bot continue relationships with stingy people.

Stingy with their time, food choices, and money.

There are always plenty of people in the world that will be generous in friendships.

Hamburg Journals II – Transportation

Time is enlarging in here. Time is never short. No traffic, no busy roads either with people nor any vehicles. Life is to live for me. Is not it funny? It does not feel like you live your life in a very metropolitan city. It feels like you always have to rush and should never run out of excuses.

Lateness becomes the routine… A very stressful routine that makes relationships, meetings and socialising less bearable.

Remember the clichee, Germans are punctual. The reason is their roads are open, their trains, trams, and buses are mostly on time, the system is working like clock. You can only be late if you fall asleep. Is it the same in many other countries? Only in some nordic and anglo-saxon cities, but definitely not in central/eastern/southern Europe, or Asia where the population grows faster than the corn.

Things are mostly late in London/Istanbul (and probably other cities that I have not been to such as Mumbai, New York, and Tokyo?) Just guessing. But not the same in most German cities, and most certainly Hamburg. Hamburg has great city planning and great engineers. Here you do not get stressed over being late unless things haven’t been in your favour that day. As you can see, this gives me so much comfort. I’m tired of crowded and lamely engineered city roads/railways. Even in London I would say the same for the railways. If you would like to get from North London to North East London, you cannot take a train straight to the east: You have to go back down, then up and right again. So much loss of time and patience. And you are very likely to be late even if your calculations assumed you were to be there a little earlier.

Let me stop digging further on transportation. I just wanted to describe my peace in this cleverly engineered city. I feel good to be on time, without thinking of all the consequences any more.

I think that makes a chapter on its own, so let me leave it here.